Tarih bazen bir şehirde başlar, bazen bir imparatorluk sarayında.
Bizim tarihimiz bir dağda başladı.
Altay…
Haritada kuzeyin soğuk çizgileri arasında yükselen bir sıradağ değil sadece. Ufka yaslanmış, göğe omuz vermiş bir kütle. Sert, suskun, heybetli. Rüzgârı insanın yüzünü keser; toprağı zayıf olanı tutmaz. Orası zayıf karakter yetiştirmez.
Altay, Türk’ü doğuran ana gibidir.
Geniştir. Ufku sonsuzdur. İnsanına dar düşünmeyi öğretmez. Dağların arasından çıkan millet, çadırla yetinmiş ama zihnini daraltmamıştır. At sırtında büyüyen çocuk, korkuyla değil rüzgârla tanışmıştır. Coğrafya burada sadece mekân değil; karakterdir.
Altay’ın sertliği, Türk’ün mizacına işlemiştir.
Soğuğa dayanmayı öğrenen bir millet, tarihin sıcak baskılarına da dayanır.
Orada kurulan ilk teşkilat, atılan ilk devlet adımı, dövülen ilk demir… Bunlar romantik hikâyeler değil; medeniyet refleksidir. Altay, dağ romantizmi değildir. Disiplindir. Teşkilattır. Hürriyet iradesidir.
Yüksek dağlar insanı iki şeye zorlar: Ya küçülürsün ya büyürsün.
Türk milleti büyümeyi seçti.
Altay’dan çıkan yürüyüş tesadüf değildir. O yürüyüş, hareketi kader değil tercih olarak gören bir aklın ürünüdür. Devlet kurmak bizde bir mucize değil, alışkanlıktır. Yıkıldığımızda şaşırmayız; yeniden kurarız. Çünkü başlangıç noktamız yüksektir.
Bugün ise başka bir çağdayız. Beton şehirlerde, cam kulelerde yaşıyoruz. Ama asıl tehlike yükseklik kaybı değil; hafıza kaybı. Türklük bir etiket gibi konuşuluyor ya da bilerek silikleştiriliyor. Kimlik, utanılacak bir yük gibi gösteriliyor.
Oysa bir millet başlangıcını unutursa, başkalarının hikâyesinde figüran olur.
Altay’ı hatırlamak geçmişe övgü dizmek değildir. Kendini hatırlamaktır. O dağın görkemi bize şunu söyler: “Sen küçük düşünemezsin.” O genişlik, dar kalıplara sığmamayı öğretir. O sertlik, eğilip bükülmemeyi öğretir.
Altay bir dağ silsilesi değil, bir hafıza merkezidir.
Bir milletin doğum anıdır.
Bir karakterin kalıba döküldüğü yerdir.
Altay hâlâ orada.
Göğe omuz vermiş, rüzgâra kafa tutuyor.
Zaman değişti diye karakter değişmez.
Kimliğini unutanı tarih affetmez.
O dağın doğurduğu millet ya yeniden kendi yüksekliğine çıkar,
ya da alçalmayı kabullenir.
Ve Türk milleti alçalmayı hiçbir çağda kabullenmedi.
Çünkü bu millet bilir ki, başlangıcını hatırlamak geçmişte yaşamak değildir; geleceğe güç toplamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
Altay’ı hatırlamak işte tam olarak budur:
Kuvveti hatırlayan milletin önü kesilmez